13 Mayıs 2017 Cumartesi

Zemin Etüdü...




"Bana hizmet ederken gözlerini benden ayırma..."

İçinde "Hizmet" geçmeyen, BDSM ile bağlantısı olmayan ilişkilerde dahi sıkça rastladığımız, biraz klişe bir istek. 

İlişki esnasında, sevgilisi dudaklarını kullanırkan, kucağında kıvranırken ya da altında çığlıklar atarken gözlerini bir an olsun ayırmamasını isteyen insanların sayısı azımsanmayacak kadar çok.

Fakat neden?...

Bakışlar Tahrik edici olduğu için mi?

Evet, bir çift güzel gözün etkileyiciliğinden bahsetmeye lüzum yok. Bunu hiçbirimiz reddedemeyiz.

Fakat,

Dolgun Göğüsler de fevkalade birer tahrik unsuru olabilirler. Şekilli bir kalça da aynı şekilde...

Belirgin dudaklar, fit bir vücut ve tabi masum/güzel bir yüz de aynı oranda tahrik unsuru olabilir.

Ancak ilişki esnasında hemen hiç kimse "Göğüslerin daima bana dönük olsun."

"Kalçalarını görüş açımdan ayırma."

"Dudakların her daim karşımda olsun." gibi taleplerde bulunmuyor.

Öyleyse, nedir özellikle gözlerin her daim karşımızda olmasını arzu etmemizdeki temel neden?

Bu fiziksel tahrik olmadığına göre,

Sebebi şüphesiz ki gözlerdeki Mana...

İlişkide aradığımız, ihtiyaç duyduğumuz, ilişkide yaşanan her şeye, yaptığımız, yapılan, içinde bulunduğumuz her eyleme anlam katan şey, Mana...

Bir yazının başlığı, bir filmin fon müziği gibi. Var olan tüm eylemselliğe anlam katan şeyi, Manayı arıyoruz gözlerin derinliğinde....

. . . 



Evet, Mana çok önemli, etkili ve belirleyici...

Bakışlardaki farklı ifadeler, muntazaman aynı şekilde yapılan iki eyleme çok farklı iki anlam kazandırabiliyor. Bu konuda da hepimiz hemfikiriz. 

Fakat...

Nedir bir Manaya bu denli "ihtiyaç duymamızın" nedeni?

Kucağında kıvranan güzellik, 

Altında inleyen masumiyet, 

Önünde diz çöken dilber, ihtiyaç duyduğun hazzı almana neden yetmiyor da, "Gözlerini benden ayırma." deme ihtiyacı duyuyoruz?

. . . 


Eski yazılarımdan birinde bu hususun üzerinde fazlasıyla durmuştum. (Evet, oldukça uzun bir süredir yazmıyorum)

Bir itaatkar nasıl sahiplenilme, ait olma, teslim olma ihtiyacı duyuyorsa, bir Dominantın "ihtiyaç" duyduğu şey de, güvenildiğini, mutlak ve sonsuz güvenildiğini ve uğruna nice fedakarlıklara katlanılacak kadar da Sevildiğini hissetmektir.

Sevdiğini hissettirmenin en "acı" şekli budur belki de...

Çekilen eziyet, gösterilen çaba, hissedilen acı.. tüm bu fedakarlıklar, aslında "Sevgiliye sunulan bir buket çiçek" misali yapılan sevgi gösterisinden farksızdır. 

İtaatkarının, Sahibine sunduğu, çaba, emek ve fedakarlık dolu bir buket çiçek...

. . .


Acı demişken, 

İtaatkara çektirdiğimiz acının eylemselliğinden hazzediyor olsaydık, 

Vurmanın şiddeti hazzımızı artırıyor olsaydı, 

Saçlarını ne kadar sert çekersek o kadar mutlu oluyor olsaydık, 

Gırtlağının derinlerine doğru ilerledikçe, nefessiz çırpınışı daha acı, daha ağrılı oldukça daha çok hazzediyor olsaydık, 

Şüphesiz ihtiyacımız olan itaatkarın gözleri değil, sadece daha kalın bir sopa ya da daha şiddetli bir tokat olurdu.

. . .

Ancak atılan her tokat, akıtılan her damlada aranan yegane tatmin, itaatkarın gözlerinde gizli..

Yediği tokatla canının nasıl yandığını itaatkarın gözlerinde görüp, acısına rağmen durumundan şikayet etmeyişindeki, gözlerini ayırmadan bekleyişindeki sabır, tahammül, bağlılık, aidiyet ve sevgide gizli.

. . .

Nice sınanmış ilişkiler var çevremizde.

Uzak mesafenin anlaşılmazlığı ile sınanmış,

Kavgaların şiddeti ile sınanmış,

Ekonomik zorluklarla,

Fikir ayrılıkları ile,

Kıskançlıklar, tartışmalarla sınanmış ve "sağlamlığını" ispat etmiş nice ilişkiler...

. . .


Her ilişki sağlamlığını görmek için bir sınava, bir sınanmaya ihtiyaç duyar.

Özü itaat ve aidiyete dayanan bir ilişkinin sağlamlığı ise göz yaşı ile sınanır.

Kenetlenen gözlerin detaylarında gezinen acı, aidiyet ve sabırda bulunur aranan sevginin ispatı.

Ve sahibinin gözlerine kenetlenen o gözlerden akan her damla, sevgisinin gerçekliğini perçinleyen birer çivi gibi zemine saplanır...

Sevgisinin zemini ne kadar sağlam, kanıtlar.

Ve yapılan zemin etüdü, itaat edenin de, Sahibinin de yüreğine kazınır...

19 Mart 2015 Perşembe

Dikkat! Sahte Hesaplar Hakkında



Merhaba. 

Evet, uzunca, oldukça uzunca bir süredir sayfamda herhangi bir yazı paylaşmıyordum.

Bunca aradan sonra ilk yazımın böyle bir şey olmasını da istemezdim açıkçası.

Ancak site istatistiklerime göz gezdirdiğimde, dış kaynaklardan gelen bağlantılar içerisinde yoğun olarak "connected2.me" isimli site kaynaklı bağlantılar olduğunu fark ettim.

Ufak bir araştırmayla, bu kaynağın "ddlgmasteerrr" rumuzu ile iletişim kuran bir kişiye ait olduğu sonucuna ulaştım.

Profilinde ise aşağıdaki gibi bir başlık vardı.

ddlgmasteerrr (15.03.2015 tarihinden itibaren 85 kişiyle konuştu)

kalemkesigi.blogspot.com. bdsm. köle olmak isteyen yazsın.”


Sözkonusu kişi ben değilim. Uzaktan yakından da bir bağlantım yok.

c2me platformundaki hesabim @KalemKesigiM  dir.

Tekrar yazmak ümidi ile, şimdilik bu kadar...

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Sen Önce Dujj...



Soğuk bir sonbahar günü..

Olması gerekenden fazlası ile soğuk.

Önceki günlerle kıyaslanamayacak derecede soğuk...

. . . .

Geçiş dönemlerini oldum olası sevmedim.

Bir "iş"i değiştirmek,

Bir şehri değiştirmek,

Bir evi değiştirmek,

Ve elbette en rutin can sıkıntım, bir mevsimin değişmesi, özellikle de "geçiş" mevsimleri..

"Bahar" ayları pek de mevsim hissi uyandırmıyor bende.

Zira mevsimleri en çok "sıcaklık" ile özdeşleştiren -Ben- için, kendine has bir "karakteri" olmayan ara geçiş halinden ibaret geliyorlar.

Yaz sıcaktır / Kış ise soğuk.

Bunlar bir tavrı, "karakteri" olan mevsimler.

Ancak "bahar" öngörülemezdir ve her türlü hava olayına gebedir.

Öngöremediğim her şey gibi; Benim için fazlası ile sinir bozucu...

Tercihim ise her zaman sıcaktan yana olmuştur.

Öyle ki; +50C'yi, -1C'ye tercih eden bir bünyeyim.

Sıcağın bende uyandırdığı konfor hissinden hazzediyorum.

Ve "Konfor" konusunda fazlası ile takıntılıyım...

Hayatımın her anında konforlu bir yaşamım olduğunu söyleyemem.

Ancak buna rağmen, konfor olanaklarımı limitlerinde zorlamaya çalışan biriyim.

 . . . .

Konuya dönelim. Ne diyorduk? Evet, soğuk bir sonbahar günü...

Haftasonu.

Uzun süredir görüşmemiştik.

Gerek işle ilgili yaşadığım yoğun dönemin etkisi, gerekse kalan zamanımda halletmem gereken şahsi meseleler nedeni ile yanıma çağırmadım uzunca süre.

Bu soğuk sonbahar gününü evimde, sıcak evimde, sıcak kanepeme uzanarak ve keyif aldığım üçbeş siteyi takip ederek geçirme gayesinde iken, sağ altta beliren bildirim kutucuğuna gözüm ilişiyor.

-XXX Çevrimiçi-

Yaptığım şeyi yapmaya devam ediyor ve birşeyler yazmadan gezinmeye devam ediyorum...

Yaklaşık bir dakika sonra ikinci kez o uyarı penceresi beliriyor:

-XXX Çevrimiçi-

. . . .

Gündelik yaşamda yapamadığınız ama kimi zaman içten içe yapmayı istediğiniz şey değil midir aslında bu? Herhangi bir mekana girersiniz, ancak girişinizin beklediğiniz etkiyi yaratmadığını ya da o an istediğiniz "ilgi"yi alamadığınızı fark edersiniz ve içinizden bu girişi yeniden deneme arzusu geçer.

İşte tam da buydu olan.

XXX tekrar çevrimiçi oluyor. "Ben geldim." demeye çalışıyor. Fark edilmek istiyor. Ama bunu kelimelere dökemiyor...

Çünkü gurur, insanın ruhu ile çelişen mızmız ve karamsar bir kardeş aslında. Hiçbir zaman hoşnut olmayan, herşeyin istediği gibi gerçekleşmesini talep eden, ancak bunun için zerre kadar kendinden ödün vermeyen bencil bir kardeş..

Her zaman söylediğim gibi; eğer "O"nun sadakatinden ve aidiyetinden eminseniz, attığı ya da atmadığı her adım sizin için bir keyife dönüşebilir.

Zira çıkıp yeniden girişindeki o "kıvranış" dahi benim için bir haz unsuru...

. . . .

Birkaç dakika daha bu şekilde sessiz "kalabildi".

Akabinde, nasıl olduğumu, ne yaptığımı, haftasonumu nasıl geçirdiğimi merak eden mesajlar ile dialog kurdu.

Yine imalı yollar ile özlediğini ve görüşmek istediğini dile getirdi.

Havanın soğuk olduğundan bahsediyor ve böyle havalarda dışarıda olmaktan hazzetmediğimi söylüyorum.

Soğuktan rahatsız oluşuma şaşırıyor.

İradesi sağlam biri oluşumdan, güçlü bir yapımın oluşundan, böyle birinin soğuğa karşı hassas olmasının kendisini çok şaşırttığından bahsediyor...

Şaşırabilir, şaşkınlığını dile de getirebilir. Problem yok elbette.

Ancak, devamında kurduğu cümleler işin rengini "biraz" değiştiriyor;

Kendisinin soğuğa karşı çok dayanıklı olduğundan, Buz gibi havalarda dahi işe yürüyerek gittiğinden ve bundan hiç rahatsızlık duymadığından, soğuğun bir insanı bu kadar rahatsız etmemesi gerektiğinden bahsediyor. Ve hatta soğuğua karşı dayanıklı olmanın güçlü bir iradeye sahip olmakla özdeşeceğini kasteden imalarda bulunuyor..

Tek gayesi beni soğuk havanın o kadar da problem edilmemesi gerektiğine -kendince- ikna edip, benimle buluşmak iken, her zamanki patavatsızlıkları ile yine başını "belaya" sokmayı başarıyor...

Evden çıkmak istemediğimi ve bana gelmesini söylüyorum.

İkiletmiyor..

Kombinin ısısını birkaç derece daha yükseltiyorum ve kombiye "ufak bir ayar" yapıyorum.

Ev, konfor sıcaklığının üzerinde bir ısıya ulaşıyor.

Eve gelmesi uzun sürmüyor.

Montunu çıkarıp salona geçiyor. Yanıma oturuyor.

Biraz sohbet ediyoruz. Dışarıdan yeni gelmiş olmasından dolayı henüz yeni yeni ısınıyor. Ancak bir müddet sonra, üzerindeki kazağın da etkisiyle, terlemeye başladığını görüyorum.

"Çok sıcak değil mi burası?" diyor.

Dışarıdan geleceği için ısıyı yükselttiğimi söylüyorum.

Fırsatı kaçırmıyor. Patavatsızlığından dirhem kaybetmediğini göstererek, soğuğua karşı ne kadar dayanıklı olduğundan ve benim nasıl olur da bu kadar çok üşüyebileceğimden bahseden cümleleri ardı ardına yeniden sıralıyor.

Haklısın diyorum. "Haklısın, zayıf bir bünyeyim ben."

Susuyor.

Onu demek istememiştim.... diyor.

Ne demek istediğini ya da ne demek istemediğini o kadar iyi biliyorum ki..

"Terlemişsindir, üzerini çıkar istersen." diyorum.

"Gerek yok, teşekkürler." şeklinde bir cevap alıyorum.

"Terlemişsindir, sen üzerini çıkar bence." diyorum.

Cevap vermeden gözlerime bakıyor. Kazağının ucunu iki eliyle buruşturarak oturuyor karşımda..

Birkaç saniye sonra kazağını çıkarıyor.

"Yok yok, sen çok terlemişsin, -bence- çıkar hepsini." diyorum.

Olanların farkına vardığından, bu sefer tereddüt etmeden pantolonunu ve diğer kalanları da çıkararak iç çamaşırları ile kalıyor.

Elimi sırtına atıyorum. "Sen çok fena terlemişsin, bi' duş almadan kendine gelemezsin." diyorum.

"Şey, aslında ben yeni duş almıştım ama.." diye cevaplıyor.

Elinden tutup kaldırıyorum. Banyoya doğru ilerliyoruz.

Duşakabinin önünde dikiliyor ve bana bakıyor..

"İç çamaşırlarını da çıkar istersen." diyorum.

Tamamen soyunuyor ve duşakabine giriyor...

"Seni izlememde bir sakınca var mı?" diye soruyorum.

Tereddütlü... "Tabi, tabi sakınca yok." diyor..

Duş başlığını alıyor ve suyu açıyor..

Kombinin devreye girmesini ve sıcak suyun gelmesini bekliyor.

Bekliyor...

Bekliyor...

Normalden uzun sürdü. Ancak halen su ısınmıyor...

"Neden almıyorsun duşunu?" diye soruyorum.

"Su... Su bir türlü ısınamadı." diye cevaplıyor.

"Ah.. Söylemeyi unuttum. Kombinin sıcak su veren tesisatı devre dışı." diyorum.

"Devreye alamaz mıyız?" diyor.

Şaşkın bir ifade ile, "Sen soğuk suyla duş alamıyor musun yoksa?" diyorum.

"Alabilirim... Ama.."

"Aması yok. Başla öyleyse"...



Bu dialog esnasında, borulardaki "bir nebze olsa ılık" suyun da akıp gitmesiyle, keskin bir soğuk, duş başlığından zemine süzülüyor.

Öyle ki, bacağına sıçrayan soğuk sudan dahi rahatsız olduğunu görmek mümkün...

Başlığı ayak uçlarına tutuyor...

Üşüyen ayağının üzerine diğerini kapatıyor...

O üşüyünce, bu sefer diğerini üste çıkarıyor...

Ayak bileklerine.. Dizinin altına doğru tutuyor suyu...

Bacakları birbirini ısıtmak için çırpınırcasına yapışıyor..

"Ama böyle yavaş olmaz ki.." diyerek başlığı elime alıyorum.

İki eli yumruk vaziyette, bacakları birbirine kenetlenmiş, kolları vücuduna paralel, kafası önde...

Soğuk ve  olacakların endişesinin birleşmesi ile derisinin diken diken olduğunu görebiliyorum..

Duş başlığını iyice kısıyorum.

Buz gibi su, başlıktan kıl kadar ince akıyor...

Başlığı bana yakın olan omuzuna yaklaştırıp, soğuk suyun kolundan aşağı süzülmesini sağlıyorum.

İrkiliyor.

Suyun değdiği omuz, üzerine kilolarca yük binmişcesine aşağı eğiliyor.

Kaçınmak istiyor, kaçınamıyor...

Hareketsizce titremeye devam ediyor...

Suyu göğüs ucuna tutuyorum..

Ah o kahverengi göğüs ucunun büzülmesi!.. Ne keyif verici bir görüntü!..



Ve diğer göğsüne...

Başlığı sırtına götürüyorum.

Avuçlarını biraz daha sıkarak buz gibi suyun sırtına değmesini bekliyor....

Başlığın arkasını ense köküne değdiriyorum. İstemsizce yana kıvrılıyor...

Başlığı düz çevirmemle birlikte ise, dudaklarının arasından bir "Ighh..." yükseliyor.

"Bu böyle olmayacak." diyorum..

Musluğa uzanıyor ve suyu iyice açıyorum.

Bekliyor.. Sessizce bekliyor...

Karşısına geçiyor ve karnına doğru tutuyorum tazyikli soğuk suyu.

Az önceki "Ighh".. "Ahhhh" şeklinde ve şiddetle dökülüyor dudaklarından.

Cenin gibi kapanıyor karnına doğru.

Omuzlarına, kollarına ve bacaklarına doğru fışkırıyor su..

Elleri durmadan hareket ediyor.

Elleri vücudunu kapatmaya çalışıyor.

Ellerinin ısısı ile biraz olsun ısınmaya çalışıyor....

Buz gibi su bedenine fışkırırken, ayak uçlarında yükselip olduğu yerde bir sağa bir sola kıvrılıyor.

Bir dakika kadar bu şekilde devam ediyor.

Sonra suyu üzerinden çekiyorum.

Saçları hariç tüm bedeni sırılsıklam.

Üşüyor....

"Üşüme." diyorum. "Dik dur. Sen dayanıklı bir bünyesin(!)"

Dikleşmeye çalışıyor. Başlangıçta kollarında ve bacaklarında beliren o hafif titreklik, yerini bariz bir titremeye bırakmış durumda..

Titriyor.. ve üşüyor...

Ancak dediğim gibi, sonunda dimdik duruyor...

"Hadi, ıslandığına göre, şimdi biraz duş jeli sür." diyorum.

Bitti sanarken, bir kez daha "durulanacağı" düşüncesi ile gözlerimin içine "hüzünle" bakıyor...

Uzanıyor, eline alıyor duş jelini ve diğer avucuna döküyor.

Öyle titriyor ki, avucunu tutturmakta zorlanıyor...

Jeli vücudunda gezdiriyor...

İki eli ile bir yandan sürerken, bir yandan kendini ısıtmaya çalışıyor.

"Çok yavaşsın. Sen sürmeye devam et. Geliyorum birazdan." diyerek banyoyu terk ediyorum.

Mutfağa gidip bir bardak su dolduruyorum. Aceleci davranmadan içiyorum....

Üç dakika kadar sonra geri geliyorum.

Öyle belirgin ve şiddetli titriyor ki..

Başlığı yeniden elime alıp suyu açıyorum...

Neyin geleceğini öncekinden daha kesin bildiğinden, gözlerini de kısarak beklemeye başlıyor..

Tazyikli suyu tüm vücuduna tutuyorum.

"Etrafında dön.."

Dönüyor...

Tazyikli su vücudundan süzülürken, artık elleri ile vücudunu ısıtmaya çalışmıyor....

Tamamen "durulandıktan" sonra başlığı bir kenara bırakıyor ve O'nu izlemeye başlıyorum...

Yıpranmış, yorulmuş, üşümüş ve bitkin...

Titremeye dahi mecali kalmamış...

Kollarımı açıyor ve "Gel buraya." diyorum....

Sahibinin kapıyı açması ile, üzerine koşarak atlayan bir köpeğin heyecanı ile bana doğru koşup sarılıyor.

Islak bedeni tüm elbiselerimi ıslatıyor.

Sarılıyorum.

Çenesini tutup gözlerini gözlerime çevirip söylüyorum;

"Soğuğa delikanlılık olmaz."

Başı ile defalarca hızlı hızlı onaylıyor.

"Soğuk... Olmaz..."


7 Mayıs 2013 Salı

Mum Önemli - 3



Ama ne olacaktı?...

"Kalan" mumları sıra ile gözünün önünden geçirdiğine şüphem yoktu...

Biri ağzında.

Birini avuçlarının arasında tutuyor.

Geriye 4 mum kalıyor. Biri beyaz, biri kırmızı, biri mavi ve diğeri sarı...

Hepsini kullanacak mı?..

Belki sadece birkaçını kullanır...

Renkliler çok acıtıyor demişti. Acaba renklileri kullanacak mı?..

Zihnindeki kıvrımlarda hareket eden sayısız soruya inat hareketsiz duran bedeni ve gözleri, benden gelecek bir sonraki hamleyi bekliyordu...

- Renkli mumlar acıtıyor demiştim değil mi?

- Hem de kemiğine kadar demiştim...

Tavana sabitlenen gözleri, bu sözlerim ile bana dönüyor.

Bu "özünde" bir soru olmadığından, cevap vermiyor...

Bu bir beyan olmadığından onaylamıyor...

Sadece donuk ve ifadesiz gözlerle bakıyor, bakıyor...

Dudak kasları, kavramaya çalıştığı mumun yarattığı yorgunlukla titriyor.

Avuçlarının arsında tuttuğu mumdan damlayanlar neredeyse tüm elini kaplıyor..

Uzanıp bir beyaz mum daha alıyorum.

Yakıyorum.
 
Erimesi birkaç saniye alıyor..
 
Gözleri mumu takip ediyor.
 
Üzerine damlatacak mıyım?..

Damlatacak isem yakından mı, uzaktan mı damlatacağım?..

Aklından sayısız soru geçiyor...

Diğer elini kavrıyor ve avuç içi yukarı bakacak şekilde göbeğinin üzerine koyuyorum.

Yaktığım mumu eline veriyorum.

Kavrıyor...

Nefes aldıkça, eliyle beraber tuttuğu mum da hareket ediyor.

Mumu kavrıyor.

Mumu sıkıca kavrıyor...

. . . .

Tüm beyaz mumların bittiğinin farkında...

Devam edecek miyim?...

Ne kadar, nereye kadar ve nasıl devam edeceğim?...



Gözleri diğer mumlara kayıyor.

Yapacağım bir sonraki hamle için seçeceğim mumu bekliyor...

Mumlara yönelmediğimi fark ettiğinde bakışları yeniden bana dönüyor.

Anlamaya çalışıyor neyi beklediğimi...

Doğruluyorum ve koltuğa geçiyorum.

Ayaklarımı uzatıp, televizyonu açıyorum...

Birçoğunuzun evinde, köşeye yerleştirdiği bir abajur vardır.

Özellikle televizyon izlerken, yoğun ışık yerine onu açmayı tercih edersiniz.
(En azından benim için öyle.)

Böyle "organik" bir abajurun yaydığı "titrek" ve sönük ışığın altında izlediğim televizyondan aldığım keyif ise bambaşkaydı...



Tıpkı baktığınız halde göremediğiniz gibi, bazen bakmasanız da "görebilirsiniz"...

Gözlerini ayırmadan beni izleyişini..

Çenesine sızan damlaların boynunda kuruyuşunu...

Dudağının kenarından yanağına sızan salyaları...

Katı bir kütle haline dönüşen elini...

Her nefes alışında biraz daha akan mum ile kaplanmış göbeğini...

Merakını..

Endişesini..

Mutluluğunu...

Kederini..

Kederinden doğan keyfini...

. . . .
Bakmadan da görebilirsiniz...

Öyle net "görürsünüz" ki, gözleriniz kıskanır bu kabiliyeti..

Öyle keyifle "bakmazsınız" ki, gözleriniz üzülür gereksizliğine...

Öyle huzurla "umursamazsınız" ki, endişeniz endişelenir varlığından...

. . . .

Sonra bir "an" gelir...

Bir an çevirirsiniz bakışlarınızı.

Bir an ruhunuzla baktığınız gibi, gözlerinizle bakarsınız "O"na..

Bir an, sadece avuçlarındaki mumlar ile aydınlanan odanın, O'nun gözünde bakışlarınız ile aydınlandığını görürsünüz...

Bir an güldüğünü görürsünüz..

Ağzı tıka basa mum ile doluyken dahi, "ağız dolusu" güldüğünü görürsünüz..

Kalkarsınız..

Yanına gidersiniz...

Çömelirsiniz...

Yüzüne yaklaşırsınız...

Gözlerine...

Yanaklarına...

Ciğer dolusu nefes aldığı burnuna...

Öyle yaklaşırsınız ki,

Ciğerlerine çektiği tüm hava, sizin verdiğinizden ibarettir..

Gözleri "zaten" gözlerinize kenetliyken, derinlerine.. en derinlerine bakarsınız göz bebeklerinin....

Sonra uzaklaşırsınız yüzünden.

Bir nefes alırsınız.

Derin bir nefes....

Avuçlarındaki ve ağzındaki mumların tümünü söndürene kadar, uzunca üflersiniz.

Öyle sakin ve öyle uzun üflersiniz ki,

Öyle derin ve emin üflersiniz ki,

Tek bir sözcüğe ya da en ufak bir tereddüte gerek bırakmazsınız "kalbinde"...

Rüzgarınız yanaklarına vurur...

Rüzgarınız saçlarına vurur...

Rüzgarınız ruhunu savurur...

Huzur verirsiniz..

Huzur dolarsınız...

Göz bebeklerine bakar, verdiğiniz huzurun belki bin katını "hasat" edersiniz...

Çünkü toprak kadar bereketli,

Toprak kadar vefalı,

Toprak kadar gönlü geniştir "O"nun..

Yanağını okşar ve ensesinden destek olur doğrultursunuz...

Ağzındaki mumu çıkarıp kenara koyarsınız..

Yorulmuş çenesi ve yanakları titrer biraz..

Kırmızı dudakları, salyaları yüzünden halen ıslaktır..

 . . . .

Göz bebeklerine bakarken; "Tek bir damlasını dahi etrafa dökmeni istemiyorum. Hepsini temizleyeceksin." diyerek ayağa kalkıp uzaklaşırken, O "ördek" gibi buruşturduğu dudakları ile kendini "süzer"... 

Ve "Derdi başından aşkın bir "çocuk" mimiği ile iç çekerek kendi kendine mırıldanışını duyarsınız;

"Zaten mavi bana hiç yakışmıyor"...


4 Nisan 2013 Perşembe

Geri Sayım...



Son yazımda belirttiğimin aksine, daha sık yazmak bir yana, uzunca süredir hiç yazmayarak tamamiyle "unutulduğumu" düşünürken, ard arda gelen "Artık yazmayacak mısınız?" mesajlarına cevap niteliğinde ufak bir not koymak istedim sayfama.

İş anlamında geçirdiğim yoğun ve sıkıntılı dönem nedeniyle blogdan epeyce uzak kaldım. En kısa sürede yeniden ve kısa aralıklarla yazmaya başlayacağım.

İlgi gösteren ve "halen" takip eden herkese teşekkür ederim. 


Kalem Kesiği



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...