21 Şubat 2012 Salı

"Dişi Köle" - 2



Günlerdir, haftalardır devam eden o "adsız" iletişim, bir ad kazanmaya başlıyordu.

İçinde beslediği duyguları bugüne kadar istemsiz ya da çekingen hareketlerle dışa yansıtırken, artık ağzından çıkan her cümlenin, yazdığı her harfin bir anlam taşıdığını biliyordu.

İstediğim şeyleri yazarak, "mahremiyetini" aralayarak "Teslimiyet"ini sergiledikten sonra değişmeye başladı. Artık yaptığı her şeyde, her cümlesinde ya da düşüncesinde sadece kendisine karşı sorumlu olan kız yoktu karşımda. 

Telaşı sürekliydi. Heyecanı, korkusu, tedirginliği, mutluluğu ve utangaçlığı artık iletişimin her saniyesini kapsıyordu.

"Nasılsın?" kadar sıradan bir soru cümlesine dahi, Ona "Hayatın anlamı"nı sormuşcasına büyük bir saygı ve ciddiyet ile cevap veriyordu.

. . .

İşte o dönem, yazılarımda hep bahsettiğim, tehlikeye en açık olduğu dönemdi. 

Gösterdiği irade gereği, eskisi kadar "özgür" ve "bağımsız" değildi. İsteklerim ve beklentilerime cevap vermekte, eskisine oranla daha "zorunlu" hissediyordu kendini.

"Düşüncesiz", sorumsuz, art niyetli ellerde yıpratılmaya o kadar müsaitti ki...

Kabuğunu aralamıştı. Gün ışığını görebiliyor, dışarı çıkması için uzanacak bir el bekliyordu.

Bu el onu aradığı mutluluğun bahçesine de götürebilirdi, cehennemin dipsiz kuyularına da.

Ve O, bunu yönlendirmekte hiç olmadığı kadar kontrolsüzdü.

Yaşayacağı kötü bir tecrübe, maruz kalacağı sorumsuz acılar, psikolojik travmalar ya da sosyal hayatını riske atacak en ufak bir pervasızlık geri dönüşü olmayan yaralar almasına sebep olabilir, araladığı o taştan kabuğuna bir daha asla çıkmamak üzere gömülmesine neden olabilirdi.

Çevrede benzer örnekler o kadar çok ki.. 

Etraf, "kararmış incilerin" acı dolu çığlıkları arasında suçladıkları -Eski- "Efendi"leri ile çevrili..

. . .


Elimi kabuğun içine uzatıp "çekiyordum". Gün geçtikçe, an be an daha sıkı kavrıyor elimi, gün be gün, daha kalpten adımlarla geliyordu "Bana".

Aidiyeti tüm ruhunu kaplıyordu artık. Ona bir "hitapta"  bulunmamı bekliyor, onu adlandırmamı, anlamlandırmamı, yavru bir köpeğe ad verircesine birşeylere "mana" kazandırmamı istiyordu. 

"Sen artık "bu" sun. Böyle olacaksın, böyle yapacaksın, böyle olmayacaksın." gibi bir talimatlar zinciri ile onu yontmak istemiyordum.  Tenine çarpan rüzgarım ile aşınmasını, tek bir "kesik" izi dahi olmadan, rüzgarımla milim milim şekillenmesini istiyordum.

Teninde "rüzgarımı" hissettiği ilk an, ondan istediğim ilk fiziksel eylemdi.

"Git, bir keçeli kalem al ve hemen geri gel." 

Anlam veremedi. 

Bunu mimiklerinden sezebiliyordum. Fakat bir saniye dahi ikiletmedi.

"Ne için?"

"Ne yapacağım?"

"Şimdi mi?"

gibi anlamsız sorulardan hiçbirini sarf etmedi. Gitti, aldı ve geldi.

Odasındaydı ve yalnızdı.

"Üzerini çıkar." dedim. Birşeylerin farkına varıyordu. Yanaklarını kaplayan beyaz teni pembeleşiyor, utanarak, ürkek ve usulca üzerindekini çıkarıyordu.

Karşımda sütyen ile kalmıştı. "Sütyenini de." diye ekledim. Pembe yanaklar artık kıpkırmızıydı.

Yaptığından dolayı utanmıyor, aksine tıpkı "benim için" yaptığı bir yemeği beğenip beğenmeyeceğimi merak ederek sunan birinin yüzündeki merak ve utangaçlık ile "sunuyordu".

Sütyenini çıkarırken, elleri istemsiz olarak göğüs uçlarını kapıyor, ardından ani bir hareketle elini uzaklaştırıyor, kaçamak bakışlarla yüzüme bakıp, kızıp kızmadığımı kontrol ediyordu.

Evet. Şimdi karşımda bembeyaz, diri, sıkı bir çift göğüs, tam onların üzerinde kıpkırmızı bir çift yanak ve yanakların hemen üzerinden beni izleyen bir çift utangaç göz vardı...



"Göğüs uçlarına, adımın baş harfini yazmanı istiyorum." dedim. 

Gözündeki utangaçlığın, bir anda dönüştüğü parıltı..

Belli etmemeye çalıştığı o minik tebessüm...

İşte bu, bir "Kadının Yüzü"ydü benim için.

Bu sevgi, bu adanmışlık, bu bağlılık bir kadında aradığım ifadeydi...



Özenle, şevkle, dikkatlice kazıdı iki göğsünün ucuna da.

Bana bakmayı dahi unutmuş, tüm dikkati ile yazmaya çalışıyor, adeta kendi "Adını" bedenine işliyordu. Eli hafifçe kaydığında derin bir nefes alıyor, düzeltmeye çalışıyor, bir yandan gözleri bana kayarak gözlerimi kontrol ediyordu.

O "an"lık bakışta milyonlarca özür, mahcubiyet, merhamet gizliydi.

Yazmayı bitirdi. Kalemi kenara koyacaktı. Son anda tereddütle geri çekti elini. Kalemi koymasını söylememiştim. Kalem avuçlarında  bekliyordu öylece. Sağa, sola bakınıyor, göğüslerindeki harfleri bir kez daha, bir kez daha inceliyor, benden bir tepki, bir "aferin", bir "azar", bir sevgi, bir sinir ifadesi, herhangi birşey bekliyordu.

Tıpkı soyadını istediğimde olduğu gibi kalakalmıştı. Ne yapacağını yine unutmuş, yine susmuş, başını öne eğmiş, beklemişti.

"Bundan sonra, o harfler daima göğüslerinde olacak. Gün içinde sürekli kontrol edeceksin. Silinmesine, soluklaşmasına asla izin vermeyeceksin. O kalem daima yanında olacak ve hep o kalem ile düzelteceksin. Her banyodan çıkışında yenileyecek, bir an bile onsuz olmayacaksın." dedim.

Gülümsüyordu. Yüzü bir gülüyordu belki fakat, gözlerinde milyonlarca tebessüm uçuşuyor, bir "mana" kazanmış olmanın mutluluğunu taşıyordu "üzerinde".

"Peki" dedi.

"Peki Efendim"...

"Henüz değil." diye cevap verdim. Bana "adandığını" artık biliyorsun. Fakat seni "kabul" ettiğimi henüz dile getirmedim.

Bunu hak ettiğine tamamen inandığımda "Efendin" olacağım.

Yüzündeki ifade hiç değişmedi. Ne bir hayal kırıklığı, ne bir burukluk, ne de üzgün bir mimik oluşmadı yüzünde.

Doğru yolda olduğunu biliyordu ve doğru adımlar attığı sürece, göğüslerinde hissettiği o damganın günü geldiğinde ruhuna da vurulacağından emindi.

Eğilen başını doğrulttu. Taşıdığı damganın gururu ile "Peki" dedi. Artık eskisinden daha özgür, daha "anlam" doluydu.

Ve gün geçtikçe daha anlamlı olacaktı.

Daha parlak, ışıltılı, güzel bir inci olacaktı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...